Anasayfa \ Yazarlarımız \ Rostislav Ribakov \

Öğrenciler ve Öğretmenleri


Son zamanlarda Rus dilinde, Gülen’i savunan çok sayıda kitap çıktı. Kendisi hakkında bir kitap yazmaya kalksaydım, kaleme alacağım kitaba; Prof.Dr. Jill Carroll gibi, tanışmış olduğum ve bizzat bu işin içinde olan insanlardan edindiğim izlenim ve tecrübelerden başlardım. 
 
Türkiye’ye birçok defa gitme, bu ülkede araba, uçak ve otobüsle seyahat etme, hatta ay ışığında Kapadokya manzarasını seyrederek balonla gezme imkânım oldu. Aynı zamanda Türkiye’nin çeşitli yerlerinde, farklı sosyal statü ve politik görüşlere sahip birçok insanla görüştüm. (1966 yılından bu yana). Bugün konukseverlikle bize kapılarını ardına kadar açan bu güzel ülke Türkiye’yi, özellikle İstanbul’daki camilerin zarif minareleriyle hatırladığımı söylemem gerekiyor. 
 
Bu zaman dilimi içerisinde genç, aktif, son derece Avrupalılaşmış (pozitif manada), eğitimli ve terbiyeli birçok insanla tanıştım. Bu vasıfları taşıyan insanlar önceden de vardı, fakat bugün hemen hemen herkes böyle. Güler yüzlü, iyi niyetli ve alışılmışın dışında dostça davranan… Bu insanlar hem iş, hem de günlük hayatımız ile ilgili konularda seve seve bizimle koordineli hareket ediyorlar ve bize gerektiğinde etkin bir şekilde yardımcı oluyorlar. 

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu yeni nesildeki ışıltıyı ilk defa Türkiye’de değil, Sovyetler Birliği’nde doğmuş ve orada açılan Türk okullarından mezun olup hayata atılmış Kırgızların, Kazakların simalarında gördüm. 
 
Başta zorla dayatmayarak, sonraları belli bir plan çerçevesinde, Türk arkadaşlarım beni bu okullarla tanıştırmaya başladılar. Ardından sıra Türkiye’deki okullara geldi ve sonunda gözümüzde etkileyici bir tablo oluştu.
 
Uzman grubuyla beraber Türkiye gezisi yapmış olan yurttaşımız ünlü Şarkiyatçı Nadejda Emelyanova’nın ayrıntılı sözünü vermek istiyorum: ‘Kolejlerde eğitim sürecinin düzenlenme seviyesinin çok yüksek olduğunu kendi gözlerimizle görmüştük. En modern teknik ile donatılmış bilgisayar sınıfları, kimya ve fizik laboratuarları, spor salonları, müzik sınıfları, yüzme havuzları, sanat stüdyoları, Türk geleneklerinden izler taşıyan köşeler,  büfe ve yemekhanelerin yanısıra;  tüm bunlardan daha önemli olan sevgi, saygı, karşılıklı yardım ve desteğe dayanan öğretmen- öğrenci ilişkileri bizi hayranlık içinde bırakmıştı. Şahit olduğumuz manzaralar,  bu eğitimin geleceğe yönelik bir yatırım olduğunu gösteriyor. Okullarda en ufak ayrıntılara dahi büyük önem verilmekte: Okul duvarlarının güzel renklerle boyanması, merdiven basamaklarında İngilizce deyimlerin yazılması v.s. Çocuk merdivenlerden her inip çıktığında basamaklarda yazılı olan şeyleri görüyor. Belli bir zaman sonra derin manaları olan bu sözler hafızasından silinmeyecek hale geliyor. Gülen okullarında çalışan öğretmenlerin çoğu 40 yaşına varmayan genç insanlar. İstisnasız hiçbir öğretmenin içki, sigara vb kötü alışkanlığı yok.’ 
 
Okullarla ilk tanıştıktan sonra arkadaşlarım beni bu okullara maddi destek sağlayan işadamlarının evlerine götürdüler. Ankara, İstanbul, İzmir, Kayseri ve Bursa’da günde iki defa bu insanların kapısını çalıyorduk, konuksever ev sahiplerini kendi sorularımızla adeta boğuyorduk. Gezi süresince yaptığımız tüm ziyaretlerde olduğu gibi, bu güler yüzlü insanların evlerine birer yabancı gibi giriyor, birkaç saat sonra adeta birer akraba olarak ayrılıyorduk.  
 
Her şehirde; sözleri, idealleri ve simalarındaki sıcaklıkları ile birbirlerine benzeyen bu kadar insanı hiçbir zaman görmemiştim! Gördüğümüz evler iyi evlerdi, tanıştığımız aileler sağlam ailelerdi. Bu insanlar belli ki temiz duygular taşıyordu. Hepsi aynı şeyden bahsediyorlardı: Çocuklara iyi bir eğitim verme, onları kendi ülkesini seven, bütün dünyaya açık ve bütün insanlığa ışık gönderen birey yapma gayretleri… 
 

Önceleri ‘sponsor’ kelimesini hiç sevmemiştim. Fakat sonra sponsorların çoğunun çocukların anne babalarının olduğunu anladım. Bu kuralın istisnaları da var. Sponsorlar arasında kendi ülkesinin geleceğini düşünen ve bu geleceğin çocuklara bağlı olduğunun bilincinde olan zengin insanlar mevcutmuş. Ülke çocuklarının kin duygusunun esiri haline gelip gelmemesi,  bu eğitim gönüllülerinin yeni nesil için hayata yol açma gayretlerine bağlı. 
 
Bir insan sponsor olmaya nasıl karar verir acaba. Size bir örnek vereyim. Antalya’dan bir işadamı aynı sınıfı hem Türk, hem Rus, hem de Ukraynalı çocukların paylaştığı bir okula destek veriyor ve şöyle diyor: ‘Bir tanıdığın davetiyle pikniğe gitmiştik. Orada Gülen okulunun öğretmenleri ve orada okuyan öğrencilerin velileriyle tanışmıştık. Bu okula yardım etmeye karar verdik. Çocuklarımız okul çağına geldiğiklerinde onları bu okula vermekten çok mutlu olduk.’ 
 
Sponsorların çoğu finansal olarak orta dereceliler. Sosyal sorumluluk ve öngörü duyguları çok kuvvetli. Bence, yaptıkları iş hayırseverlikten çok, kendi çocuklarının ve yaşıtlarının güzel geleceklerinin inşasıdır. 

Bütün okullar en modern seviyede donatılmış, genişlemeye ve inşa edilmeye devam ediyor. 
 
Tabi, bu okulların doğup filizlenmesine değil, olgunluk çağına şahit olduğumuzu göz önüne almak gerekiyor. (Bu okulların birçoğu 20 yıldan fazla  bir süredir faaliyet gösteriyor). Fakat en önemli olan şey; esnaf  ve iş adamlarının Kurşavel’de lüks bir tatil yapmak yerine, Gülen’in fikirlerinden ilham alarak ve bu fikirleri pratiğe dökerek yeni neslin geleceğine yatırım yapması.  
 
Okullar vesilesiyle tanıştığım öğrenciler, veliler ve sponsorlar sohbetlerinde bana Gülen hakkında hiçbir şey anlatmamışlardı. Kendisinin isminden bahsedilmiyordu. Resimleri ne okullarda ne de ev ve ofislerde vardı. Kendisinin sözlerine yer verilen köşelerde Einstein, Mendeleyev ve Şekspir’den alıntılar mevcuttu... 
 
Daha sonraları kendisinin yorgun yüzü, teşvikiyle açılan okulların renkli ve mutlu dünyasının ufkunda tüllenmeye başladı. 
 
Kendi gözlerimle gördüğüm bu dayanışma faaliyetinden sonra kendi takipçilerinin ve kendisini sert bir şekilde eleştirenlerin öne sürdüğü şeylerin uzlaşmaz çelişkiler içerdiğini daha somut bir şekilde anladım.  
 
Gülen’in Müslüman bir vaiz olması, Batı’da birçok kişiyi endişeye sevk ediyor. Bana göre teşvik ettiği faaliyetleriyle tüm insanlığa yönelik yaptığı bu etik çağrı, İslam dinini onure ediyor. 11 Eylül ve Beslan faciaları ile ilgili ortaya koyduğu tavır, Gülen’in ortay koyduğu bu tavrın önyargılı bir şekilde değerlendirilme ihtimalini olanaksız kılıyor.  
 
Gülen okullarının eğitim sisteminde hiçbir İslami simge (diğer dini simgelerin yanı sıra) bulunmuyor. Bu sebeple Müslüman dünyasındaki bazı guruplar, Gülen’in tüm insanlığa yönelik bu teşvik ve faaliyetlerinden hoşnut değil.  
 
Gülen’in, geçmişin önde gelen mutasavvuflarının, özellikle Calaleddin Rumi’nin fikir mirasına yakınlığı da bazı kitlelerce hoş karşılanmıyor. 
 
800 yıl önce yaşamış Rumi’nin düşüncelerinin günümüzde, bütün insanlar için modern bir niteliğe sahip olması çok şaşılacak şeydir. 
 
Gülen’in takipçileri: ‘Gülen: Günümüzde Yaşayan Rumi’ ifadesini kullanarak iki felsefecinin yakınlığını gayri mantıki bir seviyeye ulaştırmakta. (Bu ifade size bir şeyler hatırlatıyor mu?). 
 
Bu hususta sadece bir fark görüyorlar: Rumi dünyaya çağrısında ‘Gel. Gel ne olursan ol gel’ diyordu, Gülen ise ‘Ne olursan ol ben yanına geleyim.’ diyor.

Bir Hint uzmanı olarak belirtmek isterim ki, bu söze benzer üçüncü bir versiyon da var: Krişna Bhagavadgite adlı bir düşünür: ‘Ne olursan ol, bana yaklaş. Seni yolun ortasında karşılayacağım’ diyor.  
 
İşin doğrusu en çok ilgimi çeken şey, Gülen hakkında ileri sürülen fikirler değil, bilakis düşüncelerinin hayat timsali olan, farklı ülkelerin kültür ortamlarında; başarıyla beslenen ve istikametli bir ivmeyle gelişen okullardır. Bu okullarda okuyanların, farklı din, millet ve diğer gruplara mensup olmalarına rağmen, bir arada huzur ve neşe içinde yaşayabilmeleri beni imrendiriyor. 
 
Fakat bu konudaki gözlemlerim derinleştikçe, içime doğan ‘Bunu daha önceden görmüştüm.’ hissi daha da güçleniyordu. 
 
‘Bunların hepsini sanki bir zamanlar yaşadım.  
 
Fakat ne zaman olduğunu hatırlamıyorum’. 
 
Bu hissi yaşıyor olmamın iki sebebi var. İlk sebep yönetici ve öğretmenlerdir diyebilirim. Onlar, Sovyet zamanında kullanılan eğitim sisteminden edindikleri tecrübeye binaen başarılı olabiliyorlardı. Kendi ülkemde çocukluğumuzdaki öğretmenler ve bir zamanlar sevmediğim, artık olmayan ve sadece siyah- beyaz filmler için fon oluşturabilen Sovyet okullarına hiç bu kadar hayranlık duymamıştım. (Bir zamanlar) Sovyet aleyhtarı olan ünlü bir Amerikan Bilim Adamı ile yaptığım  görüşme aklıma geldi. Yakın zaman önce, esrarengiz bir şekilde, hasretle iç çekerek, ‘Sovyet eğitim sistemi kuşkusuz dünyanın en iyi eğitim sistemiydi.’ dedi. 
 
Dünyanın en iyi sisteminin bağrından çıkan bizler, iyi şeylerin yanında kötü şeyleri de hatırlamıyor değiliz. Fakat Gülen okullarının ferah ve güneşli koridorlarında piyoner çocukluğundan gelenler, kendilerini evde gibi hissediyorlar. Bu okullara ön ayak olanlar arasında genelde Orta Asya’dan gelen Sovyet vatandaşlarının  olması, yakalanan başarıları tesadüf kalıbından uzaklaştırıyor. Kabine sistemi (fizik, kimya v.s. kabineleri), kolektif şuur, sloganlar (ideolojik olmayan), spor programları, değişik yarışmalar ve aydın sınıfların temiz duvarlarındaki asılı olan komünizmin kurucusunun koyduğu ahlak kuralları... (Kaynak göstermiyoruz, bu durumda kaynak olarak neyi sayabiliriz?) Aslında bunların hepsi farklı bir sürümde, farklı bir zamanda, farklı topraklarda yaşıyor ve hala gelişiyor.  
 
Gülen okullarında hissettiğim havanın bana tanıdık gelmesinin ikinci bir açıklaması var. Bu okullardan edindiğim tecrübe, Hindistan’da gördüğüm bazı özel okullardakine çok benziyor. Bu benzerlikler hemen gözüme çarptı, fakat bunun kendine has sebepleri var.  


Jill Carol’un kitabına dönelim. 
 
Şahsi menfaatten uzak ve hissi bir coşkunlukla yazılan bu kitap, bir çırpıda okunabilecek nitelikte akıcı. Bu güzel araştırmanın, entelektüel analizin bir sanatsal eseri olduğunu söyleyebilirim. Bu eser  21. yüzyılın başında değil de, daha geç tarih dönemlerinde, mesela 100 veya 200 yıl sonra yazılmış olsaydı; başarılı bir şekilde yine geniş bir kitle tarafından okunurdu. Aktaracağım cümle kesinlikle yazara bir gönderme olarak algılanmamalı. Bu ilgi, Gülen felsefesinin ve Profesör Carol’un muhatap aldığı kitlenin öneminin bir göstergesi. 
 
Fakat bir daha söylemek gerekir ki, Fethullah Gülen hakkında bir kitap yazmaya kalksaydım; ya karşılaştıracak başka muhataplar seçerdim, (yeni insan modelini kuran Stalin, Hitler, Vivekananda gibi) ya da başka bir bakış açısıyla; aralarındaki benzerlikler ve yakınlıklardan çok, farklılıklarından bahsederdim. Çünkü Gülen’in takipçilerinin özgünlüğü ve bugünün yarın ile kıyaslanması kendini bunda belli etmektedir. 
 
Hem Kant, hem Platon, hem de Mill kuşkusuz belli noktalarda itibarlı (ve evrensel) insanlardı. Fakat felsefeciler ve felsefe severler beni affetsin; bu bilim adamları artık kütüphane salonlarına mahkûm insanlardır. Takvime göre değil gerçek olarak 11 Eylül 2001 tarihinde başlayan ve hızla değişen 21. yüzyıl bu düşünürlere başvuruyu,fildişinden yapılmış bir kule haline getirmekte. 
 
Fethullah Gülen bu kelimenin tüm manalarında bugün yaşıyor. İslam dünyasında Beslan trajedisine tepki gösteren ilk kişi olması, kötülük ile iyiliğin savaşında, iyilik güçlerinden yana olduğunu gösteriyor. Aynı gökyüzü altında bizimle beraber yaşayan, bizimle aynı gündemleri paylaşan Gülen, iyilik öğretmenlerinden biridir. Hemen hemen hissedilmeyen barışçıl faaliyetleriyle, nefret taraftarlarına karşı mücadelede tüm insanlığa hizmet ediyor. 
 
‘Hemen hemen hissedilmeyen faaliyetleri ile...’ Bu ifadeyi açıklamam gerekiyor. 
 
Napolyon döneminden bu yana insanlığın, ülkelerin ve kişilerin kaderlerini değiştiren (iyi veya kötü yönde) şahıslar dünya sahnesinde dahi ve eşsiz aktörler olarak kendi rollerini oynamaktalar. Onlardan en büyükleri ise kitlesel olayların yönetmenleri konumundalar. Mahatma Gandi’nin İngiliz yönetimine boyun eğmeme adına milyonlarca yurttaşını yerlerinden kaldırıp, Hindistan’ı yürüyerek geçirerek, okyanustaki sudan buharlaştırma yoluyla tuz elde ettiği ‘Tuz yürüyüşü’ aklımıza gelir. Muazzam ve (çok iyi yönetilmiş) kitlesel bir manzara! O dönemde dünya basın organları başka şeylerden bahsetmiyordu. Tarihçilerin, tüm Hindistan’ın o dönemde değiştiği hususundaki düşünceleri boşuna değildir. O zaman sömürgecilerin ülkeyi terk etmelerinden 17 yıl önce, ülke bağımsızlık ruhunu kazanmaya başlamıştı.  
 
Gülen ise dramatik efektlerden arınmış bir şekilde, bahçıvan gibi sessiz, yavaş yavaş; ülkesinin iç hayatını tanınmayacak kadar değiştirdi; yeni bir nesil yetiştirdi. 
 
Şimdi kişiliğinin dışa vuran sıfatları değil, (Churchil’in purosu, Stalin’in piposu, Mao’nun ürettiği sloganlar gibi) ortaya koyduğu faaliyetin sonuçları dikkatimizi çekiyor. Gülen’in nasıl göründüğüyle kimse ilgilenmiyor. O bir aktör değil. Bir yönetmen de değil. O; bu sürecin bütün ayrıntılarını düşünerek sistemleştirmiş bir mühendistir. Öğrenciler sessiz sakin okullara gelir ve zevkle eğitim görürler. Mezun olurlar, hayata başlarlar ve yeni okullar açarlar. Bu silsile, sonunda yeni bir ülke vizyonu oluşturur. Yeni bir dünya... 
 
Gerçek öğretmen ile sahte öğretmen arasındaki fark nedir? Onları işlerinden tanırsınız!

 

29.05.2009 17:48
Yorumlar : 0 Yorum yapildi.
+++++
Yorum bulunamadi
Yorum Yapin
Adiniz Soyadiniz  
e-Posta
Beni Hatirla
Verdiginiz Puan
Yorumunuz
Guvenlik Numarasi > Soldaki numarayi, sagdaki kutucuga yaziniz
Bu Sitede Yayinlanan Hersey Diyalog Avrasya Platformu'na Aittir. Izinsiz Hicbirsey Kopyalanamaz ve Kullanilamaz 2007 ©. Site Kullanim Klavuzu   |   Copyright   |   Iletisim